Bilim bize maddenin en derin noktalarında bile durağanlık olmadığını, sürekli varlıkla yokluk arasında mekik dokunduğunu söylüyor. Kelam âlimlerimizin asırlar önce “Arazlar her an yeniden yaratılmaktadır, hiçbir özellik iki vakit peş peşe aynı kalamaz (fenâ/teceddüd-i emsâl)” derken işaret ettikleri o sonsuz kudretin tecellisi, bugün atom altı parçacıklarda karşımıza çıkıyor. Nasıl mı?
Önce bir ayetten bahsedelim. Rahmân suresinde geçiyor, 29. ayet. Mealen şu demek: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’ndan ister (O’na muhtaçtır). O, her an yaratma halindedir.”
Göklerde ve Yerde Bulunanlar
Kelâm ilminde varlık üçe ayrılır: vacip, mümkün ve muhal. Vacip varlık ezelî ve ebedî Yaratıcı’dır. Yok olması düşünülemez. O’nun var etmesiyle mümkünler yokluktan varlığa çıkar. Çünkü hiçbir yok kendi kendine var olamaz. Yaratıcı’nın sonradan var ettiği her şey mümkündür. Yaratıcı dilediği için onlar var olmuştur. Varlıkları zorunlu ve kendiliğinden değildir. Muhal ise vacip olan varlığa zıt olan her şeydir. Muhal varlık var olamayan, imkânsız demektir. Yaratıcı’nın kaldıramayacağı bir taş veya ikinci bir yaratıcı varoluşsal bakımdan imkânsız yani muhaldir. Bu gibi Yaratıcı’ya zıt varlıklar haricindeki her şey mümkündür, fizik yasaları gibi bir sebebe bağlı olmadan, sırf Yaratıcı dilediği için var olabilir. Mesela Musa aleyhisselamın asasının yılana dönüşmesi imkânsız değil, mümkündür.
Ontoloji denen varlık bilimi özetle bu kadar. Göklerde ve yerde bulunanlar mümkün varlıklardır. Bu kısa girişi şunu ifade edebilmek için yaptık: Mümkün varlıklar sonradan var olmuştur, tek veya birden fazla parçadan oluşurlar ve kendilerine ait geçici özellikleri vardır. Tek parça olan varlık, varlığın en küçük yapıtaşıdır. Klasik kelamcılarımız maddenin sonsuza dek bölünemeyeceğini savundukları için bunu cevher-i ferd diye isimlendirmiş ve bununla atomu kastetmiştir. Biz bugün atomu oluşturan parçacıklardan da haberdarız. Dolayısıyla cehver-i ferd yani bölünemeyen en küçük madde şu anki kuantum fiziğine göre kuarklar. Bu bilgi de değişime açık elbette. Kuarkı da oluşturan bir madde olabilir. Fakat bu, bahsettiğimiz cevher-i ferd mantığını bozmaz.
Cevher-i ferdler (basit olsun diye şu an buna atom diyelim) bir araya gelip cismi oluşturur. Molekülden itibaren birleşik yapıdaki her madde cisimdir. Ve cisimlerin belli başlı özellikleri olur. Bu özelliklere araz denir. Araz “geçici” demektir ki cisimlerin özellikleri geçici olduğundan bu ismi almıştır. İşte bu yazıdaki asıl meselemiz bu. Geçicilik, varla yok arasındaki gidiş geliş…
Planck Ölçeğinde Yaratılış
Planck ölçeği; 1,6 x 10-35 metre… Yani 1’in yanına 35 tane sıfır koyun, 1,6’yı o sayıya bölün. Bu, fizikte inebildiğimiz en küçük sınır. Bu ölçek o kadar küçük ki bir atomun çekirdeğini dünya kadar büyütsek, Planck ölçeğinde indiğimiz nokta ancak gerçek bir atom boyutunda olurdu. İşte bilim adamları atomda bu kadar derine indiklerinde çok acayip bir şeyle karşılaştı. Bilindiği üzere atomun çekirdeğinde protonlar, protonların içinde de kuarklar var. Bilim adamları uzun bir süre kuarkların bir boşlukta (hiçliğin ortasında) bulunduğunu sandılar. Derken o hiçliğin kaynayan bir çorba gibi, tamamen “rastgele” fışkıran enerji dalgalanmalarından ibaret olduğunu gördüler.
Tam bu noktada atomun içindeki o “boşluğu” canlandırmamızda fayda var. Bir atomun %99,9999999999999’u boşluktur (hiç boşuna sayma, virgülden sonra 13 tane 9 var). Madde, atomun sadece %0,00000000000001’ini kaplar. Yani bir futbol sahasını atom olarak düşünürsek atomun çekirdeği (yani proton ve nötronlar) santra noktasına koyduğumuz bir leblebi tanesi olurdu. Elektronlar da tribünlerin tepesinde uçuşan birkaç toz zerresi. Veya dünya üzerindeki tüm insanların atomlarının içindeki boşluğu çıkarabilseydik bütün insanlık bir kesme şeker boyutunda kalırdı. Yani insanlığın maddesi sadece bir kesme şeker kadar. Gerisi enerji.
Bir de çekirdeğin içindeki boşluk var. Protonun içindeki kuarklar da o kadar küçüktür ve o kadar az yer kaplar ki hacim olarak ölçülemezler. Öyle ki “nokta parçacık” diye anılırlar. Gözlemlenebilen en üst sınıra göre bir kuark, protonun trilyonda birinden daha az yer kaplar. Protonun içinin en az %99,99’u saf enerji, kuarkları bir arada tutan gluonlar (bir çeşit enerjisel tutkal) ve durup dururken var olup yok olan sanal parçacıklardan oluşur.
Şimdi de biraz bu varlık-yokluk döngüsünde oynaşan ufaklıklardan bahsedelim.
Kuantum Vakum Dalgalanmaları ve Sanal Parçacıklar
Kuantum fiziği bize gösterdi ki evrende hiçbir yer tamamen boş veya durağan değil. Atomun çekirdeğindeki vakum dediğimiz boşluk aslında sürekli dalgalanan enerjilerle dolu. Şimdi sıkı durun: Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre, bu boşlukta sanal parçacıklar (genellikle bir parçacık ve onun zıt yüklü anti-parçacığı) aniden, yokluktan varlığa sıçrarlar. Var olurlar ve saniyenin milyarda birinin milyarda biri gibi akıl almaz kısalıktaki bir sürede birbirleriyle çarpışıp tekrar yok olurlar.
Yani, kâinattaki her şey her an yok olup tekrar var oluyor. Her an… Planck ölçeği gibi küçücük bir alanda gözlemlediğimiz küçücük bir an… Bu ele avuca sığmayan sanal parçacıklar bir anda yok olsa ve tekrar var olmak istemese evrenimiz saniyenin trilyonda birinden daha kısa bir sürede yok olacak. Ne dersiniz, bu ölçekteki hassas dengeleri kontrol eden bir güç olmaması mümkün mü? Atomun içindeki bu kaotik hareketlerin her biri belirli bir dengede tutulmasaydı yaşlı evrenimiz 13 milyar yılı aşkın ömrünü sürdürebilir miydi?
Kaostan Düzene
Çok farklı ideolojilere sahip beş kişi düşünelim. Biri faşist, biri sosyalist, biri demokrat, biri anarşist, biri de şeriatçı olsun. Bu beş kişi asla bir araya gelip bir devlet kuramaz. Ancak ortak bir amaç gütmeleri ya da biri tarafından baskılanmaları gerekir. Mesela beşinin de başı komşu ülkelerle derttedir ve “Bunlara karşı birlik olmalıyız ki hayatta kalalım” derler. Ya da başlarında beşinin de saydığı, sözünü dinlediği bir reis olur ve bunlara “Birlik olup devlet kurun” der. Her halükârda bu beşlinin kimliklerinden vazgeçmesi, ne olduklarını unutması ve ortak bir hedef için aynı noktada buluşması gerekir. Kaostan düzenin oluşması ancak dış bir sebeple mümkündür.
Atomun içindeki hareketler tamamen öngörülemez ve rastgele. Yine de atom bir arada duruyor, her an yeniden var olmayı başarıyor ve başka atomlarla etkileşimini koruyor. Madde tüm bu kaosa rağmen sapasağlam yerinde duruyor. Bunu koca bir evren boyutunda düşündüğümüzde bir dış kontrolün kaçınılmaz olması gerekiyor.
Bu kontrol Big Bang’den sonra kenara çekilmiş bir tanrı olamaz. Kâinatı en başta yokluktan var edip görevini tamamlamış bir tanrı olması düşünülemez. Deistlerin dediği gibi evren bir kurmalı saat, tanrı da o saati kurup kendi hâline bırakan bir kudret değil.
Eğer evren, bir kere kurulup kendi hâline bırakılmış, başıboş bir kurmalı saat olsaydı, o sanal parçacıkların milyarlarca yıl boyunca tamamen rastgele fışkıran bu enerjilerinden ne çıkardı? Sadece daha büyük bir kaos! Çünkü hiçbir akılsız ve şuursuz kaos, kendi kendine birleşip kusursuz işleyen bir düzene dönüşemez.
Havaya fırlatılan rastgele harflerin yere düşünce bir şiir kitabı oluşturması ne kadar imkânsızsa; kuantum çorbasındaki o kaotik dalgaların kendi başlarına galaksileri, DNA’yı ve şu yaşlı evrenin hassas dengelerini oluşturması da o kadar imkânsızdır. Demek ki o mikro dünyadaki garip hareketler başıboş değil, rastgele hiç değil! Her an her nokta sonsuz bir ilim ve kudret tarafından ince ince işleniyor, kaostan kozmos yaratılıyor.
Teceddüd-i Emsâl
İşte asırlar önce kelam âlimlerimizin “teceddüd-i emsâl (arazların sürekli yenilenmesi)” diyerek anlattıkları sistem tam olarak bu. Kelamcılara göre evrenin kendi kendine işleyen, Yaratıcı’dan bağımsız bir tabiatı veya otonom gücü yok. Ateş kendi kendine yakmaz, atom kendi kendini bir arada tutmaz. Bizi yanıltan, bu yaratılışın her an, hiç şaşmadan, muazzam bir ahenk içinde (kelamcıların tabiriyle ‘âdetullah’ yani ilahi yasa çerçevesinde) gerçekleşmesidir. İmam Gazzâlî gibi âlimler tam da bu yüzden “sebep-sonuç” denen ilişkinin (yani nedenselliğin/illiyyetin) aslında Allah Teâlâ’nın irade ve kudretinin tecellisinden başka bir şey olmadığını söylemişler. Belki o zaman kuantum fiziğine dair somut bir bilgi yoktu ama kaynak Kur’an, usul sünnet olunca, akıl da imanla yol alınca; insan hevasına hizmet etmeyince hakikate ulaşmak zor olmuyor.
Yazının başında bahsettiğimiz o ayeti şimdi kuantum merceğinden tekrar okuyalım: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’ndan ister (O’na muhtaçtır). O, her an yaratma halindedir.” Madde dediğimiz şey donuk ve sabit bir kütle değil; Yüce Yaratıcı’nın her an, her milimetrekarede ve saniyenin trilyonlarca katı küçüklüğündeki her “an”da evreni “Kün/Ol!” emriyle yeniden var etmesidir.
O sonsuz ve kadim kudret, evreni ayakta tutan o görünmez desteğini bir anlığına, sadece bir Planck zamanı kadar bile çekse, her şey o an bir hiçliğe gömülürdü. Demek ki hiçbirimiz, uzayın o uçsuz bucaksız dehlizlerinde başıboş, sahipsiz ve unutulmuş değiliz. Hepimiz en devasa galaksilerden, hücrelerimizin derinliklerinde kaynayan kuantum denizlerine kadar, her an O’nun şefkati, ilmi ve sonsuz kudretiyle ayakta tutuluyor, her saniye yeniden yaratılıyoruz. Ayette de geçtiği gibi, göklerde ve yerdekiler olarak, tüm kâinat O’na muhtacız.

