Tasavvuf tarihinin, özellikle de son birkaç yüzyılın en çok tartışılan ve etrafında geniş bir reddiye-müdafaa literatürü oluşan meselelerinin başında râbıta uygulaması gelmektedir. Bu tartışmalar ekseriyetle zâhirî nakil çatışmaları veya hissî söylemler üzerinden yürütülmüşse de, son dönem Osmanlı âlimlerinden Molla Hüseyin Küçük’ün eseri konuyu alışılagelmişin dışında yüksek bir ilmî ve metodolojik zemine taşımaktadır.[1] Çermük Müftüsü’nün râbıtayı doğrudan bir akide problemi görerek "şirk" ve "bid'at" iddialarıyla mahkûm etmeye çalışmaktadır. Müellif ise Ehl-i Sünnet omurgasına sadık kalarak fıkıh usulü ve kelâm ilminin teknik araçlarıyla bu tenkide karşı sarsıcı bir savunma hattı inşa eder.
Çermük Müftüsü’nün en dikkat çekici itirazlarından biri, "Hz. Peygamber râbıtayı biliyor muydu?" sorusudur. Müftü, bu soruyu râbıtanın asılsız olduğuna bir delil olarak sunar. Molla Hüseyin ise bu iddiayı muâraza olarak bilinen yöntemle tersine çevirir.[2] Eğer râbıta müftünün iddia ettiği gibi dinin aslına aykırı bir şirk ise, Hz. Peygamber’in bu durumu bilmemesi yahut bilip de ümmetini bundan sakındırmaması düşünülemez. Zira bu durum, peygamberlik sıfatlarından olan tebliğ vazifesine tamamen aykırıdır. Müellif, Peygamber’in bilmediği bir şirki müftünün bildiğini iddia etmesini bir hadsizlik olarak niteler.
Müftünün bir diğer teknik eleştirisi, râbıtanın yapıldığı an şirk olduğu (sâatehâ) yönündeki tezidir. Molla Hüseyin, şirkin kalpteki bir itikat problemi olduğunu ve zihinsel bir eylemin süresiyle sınırlandırılamayacağını belirterek bu iddiayı tamamen çürütür.[3] Eğer bir kişi râbıta sebebiyle müşrik oluyorsa, bu inanç kalbinde sabit kaldığı sürece her an o vasıfla kalmalıdır. Aksi takdirde kişinin râbıta yaparken kâfir, yapmadığında mümin olduğu gibi İslâmî hükümlerle bağdaşmayan, tutarsız bir netice ortaya çıkar.
Risalede ayrıca Mevlânâ Hâlid’in Mehdi konusundaki keşif hatasını bir itiraz noktası yapan müftüye karşı, velilerin "ismet" değil mahfuziyet sıfatına sahip oldukları hatırlatılır.[4] Keşifteki bir hata, ne bir şahsın velayet rütbesini düşürür ne de ortaya koyduğu metodun meşruiyetini zedeler. Kuşkusuz el-Kavlu’l-Mevsûk’ta yer alan sarsıcı deliller sadece bu kelâmî argümanlardan ibaret değildir. Metinde râbıtanın meşrûiyet zeminini sarsılmaz kılan daha pek çok ilmi kanıt mevcuttur.
Molla Hüseyin'in muarızına karşı geliştirdiği ve risaleyi emsalsiz kılan diğer güçlü kanıtları, hacim darlığı sebebiyle bir sonraki yazımızda detaylıca ele alacağız. Gelecek yazıda, müellifin inşa ettiği "Kur'ân-ı Kerîm'den deliller", "Sünnet ve sahâbe tatbikatından nakiller", fıkıh usulünün en esnek alanı olan "Ahkâm-ı hamse", tasavvuf hiyerarşisini koruyan "Vesile-maksat ilişkisi" ve tefekküre dair "Cennet-cehennem ile necasetin tasavvuru kıyasları" gibi çarpıcı başlıkları inceleyerek savunmanın eksik kalan parçalarını tamamlayacağız. Sonuç olarak, bu kelâmî istidlal bile tek başına Nakşibendî-Hâlidî geleneğinin ilmi altyapısının ne denli güçlü olduğunu ve tasavvufî uygulamaların Ehl-i Sünnet’in zâhirî-bâtınî ilimlerle tam bir uyum içinde bulunduğunu tescil etmektedir.
[1] Molla Hüseyin Küçük, el-Kavlu’l-Mevsûk fî Cevâbi Tenkîdâti Mufti Çermûk (Özel Arşiv, Basılmamış Bilgisayar Dizgisi, ts.), 16.
[2] Küçük, el-Kavlu’l-Mevsûk, 30.
[3] Küçük, el-Kavlu’l-Mevsûk, 33.
[4] Küçük, el-Kavlu’l-Mevsûk, 35.

