İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE KAVRAM SORUNU
Kelam23 Temmuz 2026

İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE KAVRAM SORUNU

İnsanın muhayyilesinde sonuca ulaşmasını engelleyen ya da nakıs çıkarımlar üretmesine sebep olan etken, düşüncesine konu olan kavramları olduğu gibi idrak süzgecinden geçirememesidir. Aristo mantığında tasavvur olarak ifade edilen kelime bilgisi, eşyaya dair malumatı en saf ve katıksız şekilde oluşturmak ve bunun etkisiyle sonuca ulaştıran önermeler kurmak içindir. Bu tasavvur eksik veya hatalı olarak algılandığında ise önermeler tutarsız ve sonuçsuz kalacaktır. Tasavvur ise, bir şeyin zihindeki tasarımı ve kavramı somut ya da soyut varlıklara ait düşünce anlamında mantık ve felsefe terimidir.

İslam dini içerisindeki her disiplin, kendi terminolojisinin altyapısını oluşturmuştur. Kavramlarla elde edilecek bilginin sindirilip kalbe yerleşmesinde ise kişiye düşen o kavramı olduğu gibi bilmesi ve ona ait bilgiyi amelle işlemesidir. İhlasın da devreye girdiği bu süreçte pratiğe dökülmeyen her bilgi, muhatabında bilgi birikiminden başka bir kazanım sağlamayacaktır. İslam’da ise esas olan tam ve eksiksiz olarak algılanan bilginin amelle hayata aktarılması ve yaşanıp yaşatılmasıdır. Bu gerçeği hakkıyla ifa eden kutlu Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in de ashabını o bilinçle yetiştirmesi ve bu gelişimle Asr-ı Saadet sürecinde ruhsal hiçbir problemin bulunmaması, bu konunun dini anlamda ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

            Hayatı süresince eksik bir kavrama sahip olan insan, inanç başta olmak üzere dinin her türlü alanında yarım kalacağı gibi, fizik-metafizik olgusunu da şaşıracak ve bilgi-vahiy ikileminde tam isabete ulaşamayacaktır. Muhatapların vahyin başlangıcından itibaren hicretin ilk yıllarına kadar ibadet esaslarının çoğuna değinilmeksizin genellikle iman esaslarına dair sorumlu tutulmaları da bu gerçeği yansıtmaktadır. Zira dinin direği olan namaz, beş vakit haliyle Mirâc gecesinde[1], oruç hicretin ikinci yılı Şaban ayında, zekât da oruçtan hemen sonra farz kılınmıştır. Mekke döneminin neredeyse tamamında ise Allah’a iman, tevhid inancıyla ona bağlanmak ve asla şirk koşmamak ile ölüm sonrası hayat gibi imanın esasları farklı örneklerle pekiştirilerek vurgulanmıştır. Çünkü kişinin zihninde hakiki bir ilah tasavvuru oluşmadan ibadeti hakkıyla yerine getirmesi beklenemez. Bu tasavvurun oluşumu ise sadece o kavrama ait tam bir bilginin elde edilmesiyle gerçekleşmez. Aksine bilginin kalbe tam anlamıyla yerleştirilmesi yani inancın bireysel olarak içselleştirilmesi ve benimsenmesi gerekmektedir. Bu durum inanç konuları olmak üzere hayatın her alanındaki mevzularda geçerlidir. Görev bilincini hakkıyla kavramamış her işçi ortaya koyduğu amelini layıkıyla yerine getirmediği gibi işverenlerde haksızlıklara sebebiyet verecek fiillerde bulunurlar. Adaleti tam anlamıyla bilmeyen hakimler haksız yargılarda bulundukları gibi babalar da evlatları arasında ayrım yaparlar. Zihinde bütünleşmeyen her kavram, bilginin oluşmasında insanı kısır bir döngüye sokar ve ifade yetersizliğine yol açar. İslam’ın çözmek istediği her sorunun temelinde ise o soruna ait kavramın kişilerce tam olarak algılanmaması vardır.

İlah tasavvurundaki eksiklik kişiyi ya diğer dinlerde bir arayışa ya da Müslüman olsa da ibadetlerde gevşekliğe sürükler. Daha kötüsü ise yokluğun ifadesi olan ateizmin eşiğine düşürür. Safsatalar zinciri olan bu akım bir akıl, düşünce hastalığıdır. İlahi sıfatlar ve peygamber tasavvurlarındaki noksanlık deizm çukuruna, ahiretteki eksiklik ise ölüme karşı yabancılaşmaya düşürür.
İslam’ın amacı, dini kendisi yaşayan ve haliyle başkasına yaşatan, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan[2] kimseler oluşturmaktır. Bundandır ki günah işlemekten en çok korkanlar, azametinden en fazla sakınan kimseler, ilmiyle amil alimlerdir[3] yani mevzu bahis sorunu aşıp tasavvuru yeterince benimseyen kimselerdir. İnanç anlamındaki bu kavram sorununu aşmanın ilacı ise benimsediği Yüce Yaradan’ı daima hatırlatacak zikir ve yarattıklarını tefekkürle mümkündür.



[1] Buhârî, “Salât,1; Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 1, 3.

[2] Müsned, IV, 277.

[3] el-Fâtır 35/28.

Yorumlar (0)

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.

Bu makaleye yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap